"Ağustos, 2016" kategorisi görüntüleniyor

Darbeye Ve Teröre Geçit Vermemek İçin “Gerçek Bir Sivilleşme”

Ağu 13, 2016   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

Meşruiyetini, millet iradesince belirlenmiş olmaktan, dolayısıyla milleti temsil yetkisini elinde bulundurmaktan alan siyasal iktidarları al aşağı etmek ve onların tasarrufları ve denetimlerinde bulunan tüm kurum ve yapıları ele geçirip güdümünde tutmak suretiyle, milletle onurunu birbirinden insafsızca, hoyratça ayırmaktır; en büyük namussuzluk ve şerefsizliğin, eşi ve benzeri olmayan rezaletin ve nereden bakılırsa bakılsın affedilmesi, zerrece tolere edilmesi mümkün olmayan bir büyük ihanetin adıdır aslında askeri darbe! İnsanın en vazgeçilmez değerlerinden birini, onun siyasal iradesini elinden cebren çekip almaktır; onun insanlığından, kocaman bir parçayı utanmadan, hiç ama hiç sıkılmadan çalmaktır; bir hırsızlık, bir büyük hak gaspıdır aslında askeri darbe! Tarihteki birçok örnekle de sabittir ki, oluk oluk kandır, sağanak gözyaşıdır; tedavisi imkan dahilinde olmayan ya da yıllar, onyıllar alan derin mi derin yaralar açmaktır; lav saçmaktır milletlerin bugünü ve yarınına, kor mu kor bir ateş saçmaktır askeri darbe! Sözün özü; milletin huzuru ve sükununa, onun varoluşu ve egemenliğine, amansızca derin bir mezar kazmaktır; millet için bir ölüm fermanı yazmaktır askeri darbe!

Akıl, mantık almaz ve vicdanlara hiçbir biçimde sığmaz bir benlik ve ihtirasla, kendi iktidarları ve egemenliklerini; ahlaki, hukuki ve insani tüm ilke, değer ve hassasiyetlerin ve her türlü kutsalın üstünde, müspet olan her şeyin üstünde tutarak, millet iradesi ve egemenliğini hiçe sayan darbeci mantıktan Türk milleti olarak çok çektik; darbelerde çok ağır bedeller ödedik. Henüz 27 Mayıs’ın, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün ve 28 Şubat’ın yaraları tam olarak sarılmayıp, izleri hepten silinmeden; ülkede demokratik ilke ve değerler tam anlamıyla yerine oturmadan, yani henüz insanlık onuruyla yaşamanın tam hazzına varıp da “oh” diyemeden, 15 Temmuz karanlığını millet olarak tüm rezaleti ve vehametiyle yaşamak durumunda kaldık. 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü ve 28 Şubat’ı tertipleyip hayata geçirmekten imtina etmeyen küresel ve bölgesel aktörler; aynı amaç ve hedefler, aynı plan ve projelerle, 15 Temmuz 2016 günü tüm imkan ve kabiliyetleri, tüm güçleri ve enerjileriyle bir kez daha sahneye çıkmış ve bu kez “Türklüğü ve İslam’ı yıkım projesi”ni, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm kurumlarına sızdığı gibi; vatanımız, ezanımız, bayrağımız, ırz ve namusumuz, canımız ve malımızın güvencesi, yani olmazsa olmazımız olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne de sızmayı ve maalesef bu kurumda pek de hafife alınamayacak genişlik ve etkinlikte kadrolaşmayı başarabilen hain FETÖ’ye taşere ederek, onun kirli eliyle gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. Neyse ki, Türk milleti; şeksiz imanı, sarsılmaz sadakati, tartışılmaz hakkaniyeti, üstün cesareti, engin basireti ve güçlü ferasetiyle, tarihte eşi görülmemiş bir kahramanlık ve vatanseverlik destanı yazmış, gövdesini siper ederek bu hayasızca kalkışmaya “dur” demiş, yani küresel ve bölgesel düşman güçlerin Türklüğü ve İslam’ı yıkım projesine geçit vermeyip, düşmanın hevesini kursağında bırakmayı biiznillah başarmıştır. Evet, şehitlerimizin acısı, yüreklerimizde kordur; evlat acısı, kardeş acısı, eş-dost acısı tarifsizdir illaki, zor mu zordur; ama taşeron “FETÖ”nün alçakça ve haince kalkışmasının amacına ulaşması halinde yaşanacak olan ağır vehamet öngörülüp tasavvur edildiğinde, 15 Temmuz’un her şeye rağmen göğüslenebilir bir zarar ve ziyanla atlatıldığı aşikardır.

Hainler 15 Temmuz’da kirli ve karanlık emellerine ulaşamamış ve 15 Temmuz her şeye rağmen ucuz atlatılmıştır atlatılmasına; ama ne var ki, düşman hala aynı amaç ve hedeflerle iş başında, aynı plan ve projelerle pusudadır; plan ve projelerini hayata geçirmenin, Türklüğü ve İslam’ı vurup yıkmanın dört gözle fırsatını kollamaktadır. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz zaman dilimi; saflığı, gaflet ve rehaveti asla ve kat’a affetmeyecek kadar hassas ve kritik olup, devlet ve millet olarak sürekli biçimde teyakkuzda bulunmayı, her daim uyanık, dikkatli ve tedbirli olmayı gerektirecek niteliktedir. Bu hassas ve kritik dönemde, devlet-millet birlikteliği ve dayanışmasının hayati önemde olup, asla ihmal edilemeyeceği akıllardan kesinlikle çıkarılmamalı; bu birliktelik ve dayanışmadan doğacak sinerjinin “olmazsa olmaz” değerde olduğu unutulmamalıdır.

Bilinmelidir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devlet’i ve milletinin, güçlü birlikteliği ve sıkı dayanışması ile öncelikli olarak yönelinmesi gereken hedeflerden biri de; “Türk toplumunu gerçek anlamda sivilleştirmek” olmalıdır. Toplumda gerçek anlamda ve geniş tabanlı bir sivilleşme sağlanmadıkça, askerden anayasal ve yasal yetki ve sorumluluk bilinciyle, anayasa ve yasalarca belirlenen sınırlara titizlikle riayet edip, sivil iradeye her halükarda saygı duymasını ve o iradeye kesinlikle dokunmamasını ve sivilden “sivil” gibi düşünüp yaşayarak, haddini aşmamasını beklemek saflık, ahmaklık olur. Böylesi bir toplumda, sivil iradeyi hiçe sayan ve o iradeyle belirlenmiş olan meşru siyasal iktidarları, birtakım menfi hesaplar ve kirli tezgahlarla devirme alçaklığına soyunmaktan çekinmeyen ve bu doğrultuda; din, ahlak, hukuk ve insanlık dışı her türlü araç ve yönteme başvurma cüretkarlığından hiçbir biçimde kaçınmayan darbeci ve muhtıracı “sözde” askerlerin sayısında, ciddi ve kaydadeğer bir artış gözlenecektir. Yine böylesi bir toplumda, askeri eylem ve davranış kalıpları içinde bulunup, askere ait olan meşru şiddet ve zor kullanma yetkisini, hadsiz ve densizce kendinde gören ve hiçbir sınır tanımayan şiddet eylemleriyle siyaseti ve toplumu, menfi amaç ve hedefleri, plan ve projeleri doğrultusunda dizayn etmeye çalışan “sözde” sivillerin sayısı gün be gün artacaktır. Hal böyle olunca, hem darbeci ve muhtıracı “sözde” askerlerin sayısındaki artışın ve onların darbe, muhtıra vb. din, ahlak, hukuk ve insanlık dışı, alçakça ve haince kalkışmalarının, hem de FETÖ, PKK, DAEŞ, DHKP-C vb. dış destekli, alçak ve hain terör örgütlerinin gerek sempatizan, gerekse silahlı ve şiddet argümanlı militan sayısındaki artışın ve onların can yakan, geniş tabanlı-kitlesel kalkışmalarının önüne geçmek gittikçe güçleşecek, hatta imkansızlaşacaktır.

Türk toplumu da dahil olmak üzere, tüm günümüz toplumları için hayati önem arz ettiği tartışılmaz olan ideal bir sivilleşmenin, nasıl gerçekleşebileceği konusuna gelince;

İlgili tarihsel ve toplumsal deneyimler açık ve net biçimde göstermektedir ki, toplumlarda gerçek anlamda sivilleşme, her biri demokrasi kültürünü oluşturan değerler bütününün önemli bir bileşeni sayılan; saygı, hoşgörü, tahammül, dinleme, münazara, diyalog, müzakere, uzlaşı vb. değer ve hassasiyetlerin benimsenip içselleştirilmesiyle mümkündür. Bunların içselleştirilmediği bir toplumda, asker de sivil de gerekli demokratik mantık ve anlayışa, yeterli demokratik erdem ve olgunluğa sahip olamamakta; dolayısıyla darbeler, muhtıralar, şiddet ve terörist kalkışmalar önüne geçilemez bir hal almaktadır.

Bu durumda, söz konusu değer ve hassasiyetlerin, toplumca benimsenip içselleştirilmeleri için hangi önlemler alınmalı, hangi adımlar atılmalı? sorusuna ivedilikle cevap aramak gerekir. Kanaatimce, bu konuya ilişkin kesinlikle ihmal edilmeyip, büyük bir görev ve sorumluluk bilinci içinde atılması gereken bazı adımlar şunlardır:

  1. Sivilleşme için gerekli olan değer ve hassasiyetlerin, ahlakın ve insanlığın birer gereği oldukları hakikatini topluma enjekte etmek.
  2.  “Sözde” değil, “özde” sivil toplum kuruluşlarını yaygınlaştırmak.
  3. Toplumun, “medeni-düzeyli tartışma kültürü”ne entegrasyonunu sağlamak.
  4. Darbeler ve terörün zararları konusunda toplumu bilinçlendirmek.
  5. Siyasal aktörleri, darbeci ve şiddeti özendirici dilin uzağında tutmak.

Sırası gelmişken, bunları tek tek ele alıp detaylandırmaya çalışalım.

Sivilleşme için gerekli olan değer ve hassasiyetlerin, ahlakın ve insanlığın birer gereği oldukları hakikatini topluma enjekte etmek: Gerçek bir sivilleşme için mutlaka gerekli olan; saygı, tahammül, hoşgörü, diyalog, müzakere, uzlaşı vb. değer ve hassasiyetlerin toplumca benimsenip içselleştirilmeleri ve bunun doğal sonucu olarak tutum, eylem ve davranışlarda somutlaşmaları, ancak ve ancak toplumun bu hassasiyetlerin önemi ve değerinin farkına ve bilincine varmasıyla mümkündür. Bu noktada asıl olan, uygun yol ve yöntemlerle gerekli farkındalık ve bilinci oluşturmaktır. Bilinmelidir ki, bu bilinci oluşturmanın yollarından biri de söz konusu değer ve hassasiyetlerin, ahlakın ve insanlığın birer gereği oldukları hakikatini, etkililiği tartışılmaz eğitim ve yetiştirme süreçleriyle topluma güçlü bir biçimde enjekte etmektir.

“Sözde” değil, “özde” sivil toplum kuruluşlarını yaygınlaştırmak: Günümüz demokrasilerinde sivil toplum kuruluşları, ideal demokratik devlet ve ideal demokratik toplum standartlarına ulaşmanın ve gerçek anlamda sivilleşmenin ön koşullarından, olmazsa olmazlarındandır. Demokratikleşme ve sivilleşme açısından önem ve değeri, gerekliliği tartışılmaz olan bu kuruluşlar, demokratik baskı argümanları ve kamuoyunu bilinçlendirici, aydınlatıcı ve yönlendirici işlevleriyle hem yönetim mekanizmalarını hem de yönetilenleri demokratik sınırlar içinde tutmaya ve demokrasi çıtasını sürekli biçimde yükseltmeye çalışırlar. Ne var ki, ülkemiz de dahil olmak üzere birçok ülkede; söylemleri, eylemleri, her türlü yapıp etmeleriyle,  demokratik fayda üretmek yerine, şiddet üretmeye; demokrasiyi besleyip büyütmek yerine, terörü besleyip büyütmeye adanmış çok sayıda “özde” değil, “sözde” sivil toplum kuruluşu bulunmaktadır. Özellikle, Türkiye gibi uzun ve yorucu bir mücadelenin sonunda bölgesel güç olmayı başarıp da küresel güç olmaya doğru sarsılmaz bir iman ve büyük bir azim ve kararlılıkla yürüyen ülkelerin bu ilerleyişini, kendi dünya egemenliklerini kaybetme ya da başkalarıyla paylaşmaya mecbur kalma kaygısıyla bir türlü hazmedemeyen ve bu paralelde ahlak ve hukuk dışı, insanlık dışı her türlü araç ve yönteme başvurmaktan geri kalmayan başta ABD ve AB olmak üzere küresel emperyalist güçlerin her daim güdümünde bulunan bu hain, bu taşeron, bu sözde sivil toplum kuruluşları; güdümünde bulundukları güçlerin talimatları doğrultusunda her fırsatta şiddet ve terör estirerek ya da şiddet ve terör estiren gruplara her platformda arka çıkarak, faaliyette oldukları ülkelerin demokrasideki ve her alandaki ilerleyişini engellemeye çalışmakta; hazindir ki, bunu kısmen de olsa başarmaktadırlar.

Durum böyleyken, şartlar ne olursa olsun demokrasiden yana, tüm sorun ve açmazların demokratik zeminde çözümünden yana olan sözde değil, özde sivil toplumcu vatanseverlere önemli görev ve sorumluluklar, büyük işler düşmektedir. Özde sivil toplumcular, vatandaşı oldukları ülkelerde samimi, inançlı ve kararlı bir biçimde kolları sıvamalı; meydanı küresel emperyalist güçlerin güdümünde şiddet ve terör estiren sözde demokratik, sözde sivil toplum kuruluşlarına bırakmamak ve onların egemenlik ve etkinlik alanlarını iyiden iyiye daraltmak, hatta tamamen ele geçirmek adına, ülke genelinde son derece yaygın ve etkili bir biçimde organize olmalıdırlar. Gerçek sivil toplumcuların, yaygın ve etkili bir biçimde organize olmayı başardıkları; söylemleri, eylemleri ve her türlü etkinlikleriyle kitleler üzerinde güçlü bir belirleyici, bilinçlendirici ve yönlendirici etkiye sahip oldukları bir ülkede, vatandaşların; saygı, hoşgörü, tahammül, uzlaşı, diyalog, müzakere vb. ideal bir sivilleşme için mutlaka gerekli olan değer ve hassasiyetleri benimseyip içselleştirmeleri ve bunları tutumları, eylemleri ve davranışlarında somutlaştırmaları bir hayli kolaylaşacak; dolayısıyla gerek yönetenlerin, gerekse yönetilenlerin demokratikleşme ve sivilleşme çıtasında ciddi bir yükseliş gözlenecektir.

Toplumun “medeni-düzeyli tartışma kültürü”ne entegrasyonunu sağlamak: Eğitim kurumlarındaki ders çeşitliliğine “Münazara” dersini eklemek gibi birtakım akılcı önlemler ve doğru adımlarla, toplum, “medeni-düzeyli tartışma kültürü”ne güçlü bir biçimde entegre edilebilirse, zaman içinde bireyler, bu kültürün önemli birer bileşenini oluşturan; saygı, hoşgörü, tahammül, dinleme, diyalog vb. gerçek bir sivilleşme için gerekliliği tartışılmaz olan değer ve hassasiyetlerin sosyal ilişkilerdeki; düzenleyici, düzeylileştirici, uzlaştırıcı, birleştirici ve bütünleştirici işlevlerini, kısacası tüm faydalı ve yapıcı etkilerini bizzat keşfedecek, idrak edecekler; dolayısıyla bu hassasiyetleri içselleştirerek, sosyal ilişkileri ve siyasal pratiklerinde daha fazla somutlaştırma çabasında olacaklardır.

Darbeler ve terörün zararları konusunda toplumu bilinçlendirmek: Bilinmelidir ki, darbeler, muhtıralar ve terörist kalkışmalara geçit verilmemesi noktasında alınması gereken hayati önlemlerden biri de, bu zulüm ve ihanetlerin saymakla bitmeyecek zararları konusunda, toplum düzeyinde yeterli bir bilinç ve farkındalık oluşturmaktır. Hiç kuşku yok ki, akademisyenler, sanatçılar, medyacılar, eğitimciler, siyasetçiler, bürokratlar, teknokratlar.., özetle tüm aydınların; yüksek bir motivasyon ve ileri bir dinamizmle seferber olup da hepsi birbirinden etkili, hepsi birbirinden yönlendirici ve belirleyici olan; sempozyumlar, konferanslar, seminerler, paneller, mitingler, kitaplar, broşürler, makaleler, denemeler, şiirler, şarkılar, sinema filmleri, dizi filmler, tiyatro oyunları, belgeseller, resimler, afişler vb. etkinlik ve çalışmalarla; darbeler, muhtıralar ve terörizmin sayısız zararları konusunda yeterli bir bilinç ve farkındalık oluşturmayı başarabildikleri bir toplumda, birey ve grupların darbeden ya da terörden yana değil, demokrasi ve sivilleşmeden yana tercih yapma eğilimleri doğal bir biçimde güçlenecektir. Buna paralel olarak, gerçek anlamda bir sivilleşme için gerekli olan; saygı, tahammül,  hoşgörü, uzlaşı, diyalog, müzakere vb. değer ve hassasiyetlerin içselleştirilip somutlaştırılmalarında da gözle görülür bir artış gözlenecektir.

Siyasal aktörleri darbeci ve şiddeti özendirici dilin uzağında tutmak: Siyasal partilerin genel başkanları ve geniş tabanlı siyasal hareketlerin liderleri başta olmak üzere, siyasal aktörler ve onların söylemleri, kitleler üzerinde oldukça güçlü bir yönlendirici ve belirleyici etkiye sahiptir. Dolayısıyla, demokratik ve sivil bir dil geliştirmek yerine; darbeleri, terör ve şiddeti özendirici hastalıklı, kanlı bir dil geliştiren “sözde” siyasal aktörlerin cirit attığı bir ülke ortamında, kitlelerin demokratikleşme ve gerçek bir sivilleşme için mutlaka gerekli olan değer ve hassasiyetleri benimseyip içselleştirerek, darbeci mantık ve anlayışın uzağında bulunmalarını ve terörist zeminin, şiddet zemininin dışında konumlanmalarını beklemek fazlaca iyimserlik, hatta ahmaklık olur. Öyleyse, caydırıcı nitelikte yasalar çıkarıp bunları tavizsizce uygulamak da dahil olmak üzere hepsi birbirinden etkili çeşitli yöntemlerle, siyasal aktörleri darbeci ve şiddeti özendirici dilin uzağında tutmanın hayati önemde olduğu asla unutulmamalıdır.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Ağustos 2016)

                                                                                                                                                                     

Seni Sevdim

Ağu 9, 2016   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Şiirlerim  //  Yorum Yapılmadı

Şu dünyada birçok şeyi sevmedim belki;
Ama en çok sensizliği sevmedim ey yar…
Seni, sadece seni sevdim;
Sensizliği sevmediğim kadar…

Çifte Mevsim Ortağı

Ağu 4, 2016   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Şiirlerim  //  Yorum Yapılmadı

Gözlerin, birazcık Şubat kokuyor;
Biraz da bahar…
Ne gün, ne zaman senle göz göze gelsem,
Yüreğime, karla karışık Nisan yağmuru yağar…

Silahsız Biçare

Ağu 4, 2016   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Şiirlerim  //  Yorum Yapılmadı

Bir başlasa dinmek bilmezdi yağmur;
Şiştikçe şişer
Ve bir kan çanağına dönerdi gözlerim! ! !
Yıllarca süren o yağmurların ardından alevim öldü ölmesine;
Lakin yaşıyor közlerim! ..
O közlere tek bir damla benzin dökülse,
Alevimi diriltir! ..
Neyle öldüreyim söyle, nasıl öldüreyim,
Ölmeyen közlerime benzin dökülür
Ve dirilirse alevim? ! ! !
Yağdırdım tümünü, kalmadı göz yağmurum;
Dirilirse alevim, mahvolurum! ! !

Blogum Kategorileri

Popüler Şiirler

Facebook’da Ben!