"Makalelerim" kategorisi görüntüleniyor

“Eleştiriye Açık Olma” Kültürü

Tem 2, 2018   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

Belirli hayati unsurlar vardır ki, bunlara yeterli ölçüde sahip olmayan toplumların çok çeşitli alanlarda ciddi ilerlemeler kaydedip, gelişmişlik standartlarını yakalayabilmeleri ve dünyada “söz sahibi toplum” statüsünde konumlanıp, bölgesel ve küresel politika ve stratejilerde “belirleyici-biçimlendirici” rol oynayabilmeleri kesinlikle olanaklı değildir. Dolayısıyla; bilimde, teknikte, enerjide, eğitimde, endüstride, ticarette, tarımda, sanatta, edebiyatta, kısacası her alanda kaydadeğer bir ilerleme sağlayıp, ideal gelişmişlik düzeyine ulaşmayı hedefleyen toplumlar, her şeyden önce ideal gelişmişliği mümkün kılan koşulları oluşturacak olan temel ve tali unsurları kendi bünyelerinde eksiksiz biçimde var etmenin yoğun çabası içinde olmalıdırlar.

Tereddütsüz biçimde emin olunması gereken şu ki, toplumların çok çeşitli alanlarda ciddi ilerlemeler kaydedip, ideal gelişmişlik düzeyine ulaşabilmeleri için gerekli olan temel unsurlardan biri de “eleştiriye açık olma” kültürüdür. Bilinmelidir ki, birey ve grupların eleştiriye tamamen ya da büyük ölçüde kapalı olduğu bir toplum modelinde, hatalar ve eksikliklere ilişkin yeterli bir farkındalık oluşmayacak, dolayısıyla hatalar ve eksiklikler büyük oranda varlığını sürdürecek ve toplumun gelişmişlik standartlarına entegre olup, küresel ölçekte yüksek bir prestij ve geniş bir nüfuz elde etmesi hayalden öteye geçemeyecektir.

Evet, birey ve grupların eleştiriye açık olduğu toplumlar, gelişmeye daha açık; birey ve grupların eleştiriye kapalı olduğu toplumlar, gelişmeye daha kapalıdırlar. Öyleyse, her alanda gözle görülür bir ilerleme kaydedip, “gelişmiş toplum” statüsünde konumlanmayı ve küresel ölçekte saygınlığını artırıp, nüfuzunu genişletmeyi hedefleyen bir toplumun önceliklerinden biri de “eleştiriye açık olma” kültürünü kendi bünyesine ivedilikle yerleştirmek olmalıdır.

Kesin olarak bilinmesi gereken şu ki, bir topluma “eleştiriye açık olma” kültürünün tam anlamıyla yerleşmesi için iki temel değere ihtiyaç vardır: Tevazu ve özgüven.

Hiç kuşku ve tereddüt yok ki, bilinç düzeyinde ya da bilinçaltında kendini putlaştırmış ya da tabulaştırmış olup, başkalarını hor ve hakir görenler, yani tevazu erdeminden yoksun olanlar, başkalarının kendilerine yönelik iyi niyetli ve samimi eleştirileri karşısında zerrece sabır ve tahammül, zerrece olgunluk gösteremezler. Çünkü, onlar herkesten üstündür ve her şeyin en iyisini, en doğrusunu onlar bilirler.

Evet, mütevazi olmayan bireyler, kendilerine yönelik iyi niyetli ve samimi eleştirilere büyük oranda kapalıdırlar. Dolayısıyla, tevazudan yoksun bireylerin çoğunlukta olduğu toplumlar, mütevazi bireylerin çoğunluğu oluşturduğu toplumlara kıyasla gelişmeye daha az açıktırlar. Öyleyse, ideal gelişmişlik düzeyini hedefleyen ve bu yolda gerekli adımları atma azim ve kararlılığını taşıyan toplumların boş verilemez bir kaygısı da, gerekli eğitsel önlemleri eksiksiz biçimde hayata geçirerek, mütevazi bireyler yetiştirmek olmalıdır.

Şundan kesin biçimde emin olunmalıdır ki, eleştiriye açık olma kültürünü topluma yerleştirmede tevazu ne denli önemli ve gerekli ise, özgüven de o denli önemli ve gereklidir. Yeterli bir özgüvene sahip olmayan, dolayısıyla başkaları karşısında aşağılık kompleksine, yetersizlik ve güçsüzlük duygularına kapılmaktan kendini bir türlü alamayan bireylerin eleştiriye açık olmalarını, iyi niyetli ve samimi eleştirileri sabır ve tahammülle, olgunluk ve suhuletle karşılamalarını beklemek, ne akıl ve mantıkla, ne de bilimle bağdaşır. Unutulmamalıdır ki, özgüvensiz olup, kendini başkaları karşısında aşağı statüde değerlendiren ya da yetersiz ve güçsüz gören bireyler için başkalarınca eleştiriye tabi tutulmak, son derece sarsıcı ve yıpratıcı, olabildiğince yaralayıcıdır. O halde, her alanda önemli ilerlemeler kaydedip, gelişmişlik standartlarına ulaşmayı hedefleyen ve bu doğrultuda, eleştiriye açık olma kültürünü kendi bünyesine yerleştirmek isteyen bir toplum, özgüvenli bireyler yetiştirmek için mobilize olmayı asla ihmal etmemeli, bu noktada azami bir duyarlılık ve sorumluluk örneği göstermelidir.

Bilinmelidir ki, eleştiriye açık olma kültürünün topluma yerleşmesinde son derece önemli ve gerekli olan özgüven, ancak ve ancak bireylerde potansiyel biçimde var olan istidat, yetenek ve becerilerin gün yüzüne çıkarılıp geliştirilmesine olanak tanıyan, birbirinden nitelikli akademik, teknik, sanatsal ve sportif eğitim ortamlarında kazanılabilir. Gereken nitelikli eğitimden yoksun olan ve bunun doğal sonucu olarak, bireylerdeki potansiyel yetenek ve becerileri ortaya çıkarıp, geliştirmeyi başaramayan toplumların, özgüvenli bireyler yetiştirmeleri olanaksızdır. Dolayısıyla bu toplumların, gelişmiş toplum standartlarına ulaşmanın ön koşullarından biri olan “eleştiriye açık olma” kültürünü kendi bünyelerine yerleştirmeleri de mümkün değildir.

Tek cümlede özetleyecek olursak; ideal gelişmişliğe ulaşmayı hedefleyen ve bu doğrultuda eleştiriye açık olma kültürünü kendi bünyesine yerleştirmek isteyen toplumlar için, gerekli nitelikteki eğitsel önlemleri eksiksiz biçimde hayata geçirip, mütevazi ve özgüvenli bireyler yetiştirmek başlı başına bir zorunluluktur.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Temmuz 2018)

 

Maddi Paylaşım Kültürünü Yerleştirmek İçin

Mar 31, 2018   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

Sapkın eylem ve davranışlar, her zaman ahlaki yozlaşmayla, ahlaki norm ve değerlerden uzaklaşmayla açıklanamaz. Sapkınlık şeklinde nitelenen davranışları, her zaman ahlaki nedenlerle açıklayıp, bu tür davranışları doğuran sosyo-ekonomik durum ve koşulları göz ardı etmek, ne akılcı ne de bilimsel bir tutum olur. Bilinmelidir ki, hırsızlık, gasp, yankesicilik, kapkaççılık, yağmacılık vb. sapkınlıklar, kimi zaman sosyo-ekonomik nedenlerin sonucudur. Yani bu tür sapkınlıklar, her zaman ahlaki yozlaşma temeline dayanmamakta, kimi zaman maddi imkansızlıklar ve yoksunlukların özendirici ya da zorlayıcı etkileri de söz konusu sapkın eylem ve davranışların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bunun tartışma götürmez açıklık ve netlikteki kanıtı; doğruluğu ve dürüstlüğü, adaleti ve hakkaniyeti, hüsnüniyeti ve masumiyeti ile tanınıp bilinen, herkesin elinden ve dilinden şeksiz ve şüphesiz biçimde emin olduğu kişilerin de zaman zaman bu tür sapkınlıklara tevessül edebiliyor olmalarıdır.

Evet, maalesef kimi zaman olumsuz sosyo-ekonomik koşulların zorlayıcı etkileri, toplum içinde ahlaki norm ve değerlere sarsılmaz bağlılıkları ile tanınıp bilinen dürüst ve namuslu insanları da hırsızlık, gasp, yankesicilik, kapkaççılık, yağmacılık vb. sapkın eylem ve davranışlara sürükleyebilmekte; doğruluğu ve dürüstlüğünden, iyi niyeti ve masumiyetinden kimsenin şek ve şüphe duymadığı temiz ve namuslu insanlar, zorunluluğun ya da çaresizlik sendromunun son derece elim ve vahim bir sonucu olarak, kendileriyle ilgili toplumsal algıya hiç de uygun olmayan bir biçimde sapkınlığa düşebilmektedir. Bu durumda, şu soruyu gerçekçi biçimde cevaplamak gerekir: Elinden ve dilinden tereddütsüz biçimde emin olunan dürüst ve namuslu insanlara çaresizlik sendromunu ve “çalma zorunluluğunu” yaşatan temel sebep nedir?

Hiçbir biçimde tartışma götürmez olan gerçek şu ki, elinden ve dilinden herkesin tereddütsüz biçimde emin olduğu dürüst ve namuslu insanlara çaresizlik sendromunu ve çalma zorunluluğunu yaşatan temel sebep, maddi paylaşım kültürünün topluma yeterince yerleşmemiş olmasıdır. Bilinen şu ki, maddi paylaşım kültürünün tam anlamıyla yerleştiği toplumsal yapılarda, bireyler ihtiyaç hasıl olduğunda gerekli maddi desteği rahatlıkla alabilmekte, dolayısıyla dürüst ve namuslu insanların kendilerini çaresiz ve çalmak zorunda hissetmelerini gerektirecek amansız koşullar oluşmamaktadır. Öyleyse, toplumlar çaresizlik sendromunun ve zorlayıcı koşulların hazin bir sonucu olarak sapkınlığa düşen dürüst ve namuslu insanları acımasız biçimde kınamak ya da yargılamak yerine, kendini yargılama ve özeleştiri yapma erdemini göstermeli, namuslu insanları sapkınlığa düşüren sosyo-ekonomik koşulların, toplum duyarsızlığı ve sorumsuzluğunun bir sonucu olduğu gerçeğini bir an önce kabul etmelidir. Aksi takdirde, maddi paylaşım kültürünü toplumda yerleşik kılmak mümkün olamayacak, dolayısıyla bireyleri hırsızlık, gasp, yankesicilik, kapkaççılık, yağmacılık vb. sapkın eylem ve davranışlara sürükleyen sosyo-ekonomik koşullar amansız biçimde var olmaya devam edecektir.

Herkesçe bilinen şu ki, maddi paylaşım, cömertliğin sonucudur ve insan ancak cömertliği ölçüsünde maddi paylaşımda bulunur. Cömert olmayan biri, olanakları elverse bile, yeterince ya da olanakları ölçüsünde maddi paylaşımda bulunmaz. Nitekim, günümüz toplumları bunun sayısız örnekleriyle doludur. Servetine paha biçilemeyip, para içinde yüzen niceleri var ki, utanmadan, sıkılmadan kuruşun dahi hesabını yaparlar; bir yoksula ya da bir kimsesize, bir borçluya ya da bir yolda kalmışa, bir evsize ya da bir yurtsuza zerrece yardımda bulunmayı kendileri için zarar ve ziyan şeklinde telakki edip, kesin bir kararlılıkla reddederler. Bu tip insan müsveddelerinin tek bildikleri, alabildiğine servet biriktirmek, hastalıklı bir biçimde para üstüne para, mücevher üstüne mücevher koymaktır.

Evet, maddi paylaşımın, cömertliğin bir sonucu olduğu ve insanın ancak cömertliği ölçüsünde maddi paylaşımda bulunabileceği tartışma götürmez bir realitedir. Dolayısıyla, cömertlik son derece önemli bir değer statüsünde bulunup, toplumsal yaşamın olmazsa olmazları arasındadır. Öyleyse, cömertliğin hangi durum ve koşullarda ortaya çıkabileceğini ya da cömertliğe kaynaklık eden “insani-ahlaki” değerleri akılcı biçimde sorgulamak başlı başına bir gerekliliktir.

Bilinmelidir ki, cömertliğe kaynaklık eden iki temel insani değer vardır: Merhamet ve kanaat.

Kesin bir biçimde emin olunması gereken hakikat şu ki, bir yoksula, bir kimsesize, bir borçluya, bir yolda kalmışa, bir evsize ya da bir vatansıza, yani makus kaderinin tecellisi ile bir şekilde muhtaç duruma düşene merhamet etmeyen; parasını, ekmeğini, elbisesini, kısacası maddi olanaklarını onunla paylaşamaz, yani ona cömertçe muamele edemez. Yine tereddütsüz biçimde kabul edilmesi gereken şu ki, kanaatkar olmayıp, ihtiyaçlarının çok ötesinde maddi olanağa sahip olmak isteyen muhterisler, sadece kendilerine yatırım yapmayı yeğleyip, cömertliği ödünsüzce reddederler.

Hiçbir biçimde yadsınamaz olan gerçek şu ki, merhamet de kanaat da “sevginin” sonucudur. İnsana kin ve nefret besleyip öfke duyan, yani onu sevmeyen, ona merhametle muamele edemez. Aynı şekilde, insanı sevmeyen, onun maddi açıdan mağduriyet ve müşkülat yaşamaması adına kanaatkar olma, yani ihtiyacı oranında maddi olanakla yetinme erdemini gösteremez. O halde asıl olan, devletlerin ilgili kurumları ve sivil toplum kuruluşları öncülüğünde, sevgi tohumlarının toplum bünyesinde yeşerip serpilmesine imkan tanıyacak koşulların oluşturulması yönünde sistemli ve yoğun biçimde çaba harcamaktır. Aksi takdirde, maddi paylaşım kültürüne giden yola giriş yapabilmek mümkün değildir.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Mart 2018)

 

Mesleki Başarıya Giden Yol

Oca 28, 2018   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

Topluma ve insanlığa faydalı olmak, başarıdan geçer. Kuşkusuz bu durum mesleki alanda da geçerlidir. Kişi, ancak ve ancak mesleki statüsünün gereği olan görev ve sorumlulukları hakkıyla yerine getirmesi, yani mesleğinde kendisinden beklenen başarıyı göstermesi durumunda faydalı olabilir. Mesleki statüsünün gereği olan görev ve sorumlulukları yerine getirme noktasında acziyet ve zafiyet gösterenler, yani mesleğinde kendisinden beklenen başarıyı ortaya koyamayan kifayetsizler, bulundukları statüyü işgal etmeye devam ettikleri sürece, sadece ve sadece zarar verip, ziyan ettirirler. Bu kişiler, toplumların birçok alanda kaydadeğer biçimde ilerleme sağlayıp, gelişmişlik standartlarına entegre olmalarını ve insanlığın, “insan” statüsünde, diğer bir deyişle insanlık onuruna yaraşır biçimde yaşamalarını olanaklı kılacak koşulların oluşturulması süreçlerinde sorun teşkil etmekten, zahmet vermekten başka bir işe yaramazlar.

Tereddütsüz biçimde kabul gören şu ki, mesleki başarı, liyakatin sonucudur. Diplomalı ya da sertifikalı olsa bile, yeterli liyakate sahip olmayan, yani gerekli bilgi ve beceriden, yetenek ve istidattan, birikim ve yetkinlikten büyük ölçüde yoksun olanların, mesleklerini ihtiyaç, talep ve beklentileri tam olarak karşılayacak biçimde icra edebilmeleri, yani mesleklerinde yeterince başarılı olmaları asla ve kat’a mümkün değildir. Böylesi kişiler, toplumların zamanı ve enerjisini, gücü ve kudretini, birikimi ve kazanımlarını, kaynak ve olanaklarını heba eden müsriflerin ta kendileridir.

Liyakatsizlik meselesine dünya ölçeğinde bakıldığında, bu sorunsalın birçok dünya toplumunda mevcut olmakla beraber, Ortadoğu toplumlarında çok daha yaygın ve etkili olduğu gözlenmektedir. Liyakatsiz kişiler, Türk toplumu da dahil olmak üzere birçok Ortadoğu toplumunun öncelikli sorunsalları arasındadır; hatta belki de başat sorunsalıdır. Öyleyse, liyakatsizliği doğuran başlıca koşulları akılcı biçimde sorgulamak son derece önemli ve gerekli olup, ivedilik arz etmektedir.

Kesinlikle inkar edilemez olan gerçek şu ki, mesleki liyakati doğuran “sorumluluk bilinci”dir. Toplumuna ve insanlığa karşı gerçek anlamda sorumluluk bilinci taşımayan meslek sahipleri için, toplumun ve insanlığın ihtiyaç, talep ve beklentilerinin hiçbir önemi yoktur. Onlar için önemli olan; gerekli bilgi ve beceriye, yetenek ve istidada, birikim ve yetkinliğe sahip olup, toplumun ve insanlığın ihtiyaç, talep ve beklentilerini eksiksiz biçimde karşılamak değil, kendi çıkarlarını korumak, herşeye rağmen kendi arzularını doyurmaktır. Sözün özü; toplumuna ve insanlığa karşı sorumsuz olandan, mesleki liyakat hiçbir biçimde beklenemez.

Şundan kesin biçimde emin olmak gerekir ki, toplumuna ve insanlığa karşı yeterince duyarlı olmayanlar, toplumun ve insanlığın bekasını, huzur ve mutluluğunu ilgilendiren meselelerde sorumluluk bilinci taşımazlar. Elbette ki, bu durum meslek sahipleri için de geçerlidir. Yani, toplumuna ve insanlığa karşı duyarsız olan meslek sahipleri, onlara sorumluluk bilinciyle yaklaşma erdemini göstermez, onların ihtiyaç, talep ve beklentilerini önemsemezler. Çünkü, genel anlamda sorumluluk bilincini ortaya çıkaran duyarlılıktır.

Bilinmelidir ki, aralarında Türk toplumunun da bulunduğu birçok Ortadoğu toplumunda, nitelikli bir “insani-ahlaki” eğitim sistemi kurgulanmadığı ve hayata geçirilmediği sürece vicdanlar olgunlaşmayacak, vicdanlar olgunlaşmadığı sürece de bireyleri toplumuna ve insanlığa karşı duyarlı kılmak mümkün olmayacaktır. Yani, bireyleri toplumuna ve insanlığa karşı duyarlı kılabilmek için, vicdanları olgunlaştıracak nitelikte bir “insani-ahlaki” eğitime ihtiyaç vardır. Nitekim, mesleki başarıya giden yol, vicdanları olgunlaştıracak nitelikte bir “insani-ahlaki” eğitimden başlar.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Ocak 2018)

 

Vicdanlar Nasıl Olgunlaşır?

Ara 16, 2017   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

Kişi, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt etme basireti ve ferasetine vicdanı sayesinde sahiptir. Dolayısıyla, kişinin “kötü” olandan kesin bir biçimde yüz çevirip, iradesi ve tercihini “iyi” olandan yana kullanmasını, yani gerçek anlamda “insan” kimliğine kavuşmasını sağlayan “vicdan”dır. Olgun bir vicdandan yoksun olanların, iradeleri ve tercihlerini “iyi” olandan yana kullanabilmeleri, yani salt “biyolojik varlık” olmanın ötesine geçip, gerçek anlamda “insan” kimliğini taşıyabilmeleri kesinlikle olanaklı değildir. Sözün özü; kişi, vicdanı ölçüsünde insan, vicdansızlığı ölçüsünde de gayri insandır. Öyleyse asıl olan, gerekli önlemleri eksiksiz biçimde almak suretiyle vicdanları geliştirip, ideal olgunluğa yükseltmektir.

Hiçbir kuşku ve tereddüt yok ki, vicdanları geliştirip zaman içinde ideal olgunluk düzeyine yükseltecek olan nitelikli bir “insani-ahlaki” eğitimdir. Yani, vicdanlar ancak ve ancak evrensel ve yerel “insani-ahlaki” norm ve değerlere dayalı niteliği tartışılmaz eğitim süreçleriyle gelişip olgunlaşabilir. Aksi takdirde, vicdanların ham ve zayıf kalmaya mahkum ve mecbur olup, kişisel ve toplumsal hayatların asayişi ve sükununu, huzuru ve mutluluğunu, bugünü ve yarınını iyiden iyiye tehdit etmeleri, sadece ve sadece zarar verip, ziyan ettirmeleri kesinlikle kaçınılmazdır. Bu noktada, doğal olarak akıllara şu soru gelebilir: Türkiye de dahil olmak üzere birçok dünya ülkesinin örgün eğitim kurumlarında “insani-ahlaki” eğitim süreçleri bir biçimde işliyor ve öğretim programlarında “insani-ahlaki” eğitime ilişkin konulara da yer veriliyor olmasına rağmen, vicdanlar neden ideal olgunluğa ulaşamamaktadır?

Evet, ülkemiz de dahil olmak üzere birçok dünya ülkesinin örgün eğitim kurumlarında “insani-ahlaki” eğitim süreçleri işliyor olmasına rağmen, vicdanlar ideal olgunluğa ulaşamamakta, ham ve zayıf vicdanlar; yalanı, doğru söze; düzenbazlığı, dürüstlüğe;  cimriliği, cömertliğe; kibiri, tevazuya; tahammülsüzlüğü, hoşgörüye; açgözlülüğü, kanaatkarlığa; bencillik ve çıkarcılığı, fedakarlık ve diğerkamlığa; tembellik ve miskinliği, çalışkanlık ve üretkenliğe; duyarsızlığı, hassasiyete; onursuzluğu, haysiyete; gurursuzluğu, izzete; sahtekarlık ve riyakarlığı, samimiyete; zulüm ve hakareti, adalet ve hakkaniyete; vahşeti, medeniyete; gaddarlığı, merhamete; korkaklığı, cesarete; lakaytlığı, ciddiyete; sabırsızlığı, metanete; kargaşayı, sükunete; kin ve adaveti, barış ve muhabbete; edepsizlik ve küstahlığı, saygı ve hürmete; iffetsizliği, iffete; ihaneti, sadakate; kısacası, etik açıdan “kötü” olanları “iyi” olanlara tercih ettirerek, kişisel ve toplumsal hayatları ciddi anlamda zedelemeye, insanlığın bugününü iyiden iyiye karartıp, yarınını amansız biçimde tehdit etmeye devam etmektedir.

Evet, hiçbir biçimde yadsınamaz olan şu ki, Türkiye de dahil olmak üzere birçok dünya ülkesinin örgün eğitim kurumlarında “insani-ahlaki” eğitime yeterince zaman ayrılmamaktadır. Ayrıca, bu eğitime ilişkin öğretim programlarını oluşturan konular, gerek çeşitlilik, gerekse içerik zenginliği ve etkililik bakımından yetersiz kalmaktadır. Ancak, gerçek şu ki, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu sözkonusu dünya ülkelerinde vicdanların yeterince gelişemiyor ve ideal olgunluğa ulaşamıyor olması, yalnızca bu ülkelerin örgün eğitim kurumlarındaki “insani-ahlaki” eğitim süreçlerinin niceliksel ve niteliksel yetersizliğinin bir sonucu değildir. Kesin olan şu ki, bu ülkelerde vicdanların yeterince gelişemiyor ve kaydadeğer bir olgunluğa ulaşamıyor olmasında, örgün eğitim kurumlarındaki “insani-ahlaki” eğitim süreçlerinin niceliksel ve niteliksel yetersizliği ne oranda belirleyiciyse, ebeveynlerin durumu da o oranda belirleyicidir. Çünkü, ebeveynler çocuk yetiştirmede, çocuklarının “insani-ahlaki” eğitiminde son derece bilinçsiz, olabildiğince basiretsizdir. İşte bu noktada asıl olan; konferanslar, sempozyumlar, seminerler vb. etkinliklerle, “insani-ahlaki” norm ve değerlere bağlı çocuk yetiştirmenin incelikleri konusunda ebeveynleri bilinçlendirmektir. Aksi takdirde, ebeveynlerin “insani-ahlaki” değerleri çocuklarına etkili biçimde telkin edebilmeleri mümkün olamayacak, dolayısıyla vicdanların gelişip ideal olgunluğa ulaşmaları hayalden öteye geçemeyecektir.

Özetleyecek olursak; Türkiye’de ve aynı durumda olan diğer dünya ülkelerinde, örgün eğitim kurumlarındaki “insani-ahlaki” eğitim süreçleri niceliksel ve niteliksel açılardan yeterli hale getirilmediği ve ebeveynler “insani-ahlaki” norm ve değerlere bağlı çocuk yetiştirmenin incelikleri konusunda bilinçlendirilmedikleri sürece, vicdanların gelişip ideal olgunluğa ulaşmaları kesinlikle olanaksızdır.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Aralık 2017)

 

 

Toplumsal Barışın Tesisi

Kas 9, 2017   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

Gerekli koşulları eksiksiz bir biçimde oluşturup, kendi içinde barış ortamını egemen kılmayı, yani barışı tam anlamıyla tesis edip, ona  istikrar kazandırmayı başarabilen toplumlarda, farklı kesimlerden kişi ve gruplar birbirlerine güçlü ve sarsılmaz biçimde entegredirler. Dolayısıyla, bu toplumlar; sorun ve sıkıntılarına, kriz ve açmazlarına kolaylıkla  ve ivedi biçimde çözüm getirebilecek ve hedeflerine giden yolda önlerine çıkacak türlü engelleri zorlanmadan aşabilecek sinerjiye fazlasıyla sahiptirler. Bunun tam aksi özellikte olan, yani barış ortamının değil, çatışma ve gerilim atmosferinin iyiden iyiye egemen olduğu toplumlarda ise, farklı kesimlerden kişi ve gruplar arasında ciddi bir ayrışma, keskin bir kutuplaşma, birbirini sürekli bir biçimde ötekileştirme söz konusudur. Dolayısıyla bu toplumlar, sorun ve sıkıntılarına, kriz ve açmazlarına ivedilikle çözüm getirebilecek ve hedeflerine doğru yol alırken önlerine çıkacak çok çeşitli engelleri aşabilecek sinerjiden büyük ölçüde yoksundurlar. Öyleyse, kendi içinde barışı tam anlamıyla tesis edip, ona istikrar kazandırmak, toplumların öncelikli görevleri, ötelenemez sorumlulukları arasında bulunmalıdır.

Hiçbir kuşku ve tereddüt yok ki, farklı toplumsal kesimlerin birbirlerinin hak ve özgürlüklerine saygıyı esas alan bir anlayışa sahip olmadıkları, yani birtakım menfi hesaplar ya da bencil plan ve projelerle birbirlerinin hak ve özgürlüklerini hiçe sayma alışkanlığı geliştirdikleri bir toplum modelinde, barış ortamını egemen kılmak, barışı tam anlamıyla tesis edip, ona istikrar kazandırmak olanaksızdır. Farklı kesimlerden birey ve grupların, birbirlerinin yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, seçme ve seçilme hakkı, kamu hizmetlerine girme hakkı, özel yaşamın gizliliği hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, girişimci özgürlüğü, yerleşme ve seyahat özgürlüğü vb. temel hak ve özgürlüklerine bile tahammül edemedikleri, birbirlerinin hak ve özgürlüklerini  her fırsatta ezip geçmeyi büyük bir marifet belledikleri bir toplum modelinde, çeşitli türden çatışma ve gerilimlerin yaşanmasını hangi güç önleyebilir? Toplumsal barışı kim, nasıl tesis edebilir?

Kesin olan şu ki, farklı toplumsal kesimlerin, birbirlerinin hak ve özgürlüklerine yeterince saygı duymaları ve bunu tutum, eylem ve davranışlarında sürekli bir biçimde somutlaştırmaları, adalet ve hakkaniyeti gerektirir. Adil ve hakkaniyetli olmayan toplum kesimlerinin, birbirlerinin hak ve özgürlüklerine yeterli ölçüde saygı duymaları mümkün değildir. Çünkü, böylesi toplum kesimleri için önemli olan tek şey, daha fazla menfaat temin etmek, daha güçlü ve nüfuzlu, daha egemen olmaktır. Dolayısıyla, bu toplum kesimleri, birbirlerinin hak ve özgürlüklerini her fırsatta ezip geçmekten zerrece imtina etmez ve zerrece rahatsızlık duymazlar.

Bilinmelidir ki, adalet ve hakkaniyet, olgun vicdanın bir sonucudur. Yani, sadece olgun bir vicdana sahip olanlar adil ve hakkaniyetli olabilir. Böylesi bir vicdana sahip olmayan insan müsveddeleri, etik açıdan “iyi” olan adalet ve hakkaniyeti, “kötü” olan zulüm ve haksızlığa her durum ve koşulda tercih edecek hissiyat ve fikriyattan, basiret ve ferasetten, faziletten yoksundur. Öyleyse asıl olan, vicdanları geliştirip, ideal olgunluk düzeyine çıkarmaktır. Bu da nitelikli bir “insani-ahlaki” değerler eğitimiyle mümkündür.

Uzun sözün kısası; toplumsal barışın tesisi, farklı toplum kesimlerinin birbirlerinin hak ve özgürlüklerine saygı duymalarını; hak ve özgürlüklere saygı, adalet ve hakkaniyeti; adalet ve hakkaniyet, olgun vicdanı; olgun vicdansa, nitelikli bir “insani-ahlaki” değerler eğitimini gerektirir.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Kasım 2017)

Demokrasi Bir Topluma Nasıl Yerleşir?

Eki 15, 2017   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

Hiçbir kuşku ve tereddüt yok ki, toplumların demokrasiyi kendi bünyelerine tam anlamıyla yerleştirebilmeleri, onu sosyal ve siyasal süreçlerdeki tutum, eylem ve davranışlarda sürekli bir biçimde somutlaştırmayı, bu da demokrasi kültürünü oluşturan norm ve değerleri iyiden iyiye benimseyip içselleştirmeyi, yani yeterli olgunlukta bir demokratik bilinç ve duyarlılığa sahip olmayı gerektirir. Olgun bir demokratik bilinç ve duyarlılıktan yoksun bir toplum; tutum, eylem ve davranışlarında demokrasiyi yeterince somutlaştıramaz. Dolayısıyla da onu kendi bünyesinde yerleşik hale getiremez.

Bilinen şu ki, geçmişten günümüze birçok dünya toplumu, demokrasi kültürünü oluşturan norm ve değerleri benimseyip içselleştirmeyi, yani yeterli olgunlukta bir demokratik bilinç ve duyarlılığa sahip olmayı başaramamış, dolayısıyla demokrasiyi yeterince somutlaştıramamıştır. Sonuç olarak da, demokrasiyi yerleştirme becerisini gösterememiştir. Çünkü, bu toplumlar, gerçek demokrasiye giden yolun adalet ve hakkaniyetten geçtiğini, ancak adil ve hakkaniyetli bir toplumun olgun bir demokratik bilinç ve duyarlılığa sahip olabileceğini, dolayısıyla ancak adil ve hakkaniyetli bir toplumun demokrasiyi somutlaştırıp yerleşik hale getirebileceğini kavrayamamışlardır.

Evet, ancak adil ve hakkaniyetli bir toplum olgun bir demokratik bilinç ve duyarlılığa sahip olabilir. Dolayısıyla, yalnızca adil ve hakkaniyetli bir toplum demokrasiyi somutlaştırıp yerleştirebilir. Çünkü, demokratik düşünüş ve yaşayışın özünü; yaşama hakkı, kişi dokunulmazlığı hakkı, özel hayatın gizliliği ve korunması hakkı, mülkiyet hakkı, eğitim ve öğrenim hakkı, çalışma hakkı, sosyal güvenlik hakkı, tüketici hakkı, kamu hizmetlerine girme hakkı, toplantı hakkı, dilekçe hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, girişimci özgürlüğü, yerleşme ve seyahat özgürlüğü vb. insan hak ve özgürlüklerine saygı oluşturur. Bu da herşeyden önce, adil ve hakkaniyetli olmayı, her ne suretle olursa olsun adalet ve hakkaniyetten ayrılmamayı, ödün vermemeyi gerektirir. Öyleyse asıl olan, bir toplumu adil ve hakkaniyetli kılan etkenleri akılcı biçimde sorgulamaktır.

Kesin olan şu ki, bir toplumu adil ve hakkaniyetli kılan, “vicdan”dır. Olgun bir vicdana sahip olmayan toplum,  adalet ve hakkaniyeti hiçbir biçimde benimseyemez ve hayata geçiremez. Çünkü böylesi bir toplum, “iyi” ile “kötü”yü birbirinden ayırt edip, tercihini “iyi” olandan yana kullanacak duygu ve düşünceden, basiret ve ferasetten, faziletten yoksundur. Vicdanları geliştirip ideal olgunluk düzeyine çıkaracak olan da niteliği tartışılamaz bir “insani-ahlaki” değerler eğitimidir.

Anlatmak istediğimiz özetle şu ki, demokrasiyi yerleştirmek, onu tutum ve davranışlarda sürekli bir biçimde somutlaştırmakla; demokrasiyi sürekli somutlaştırmak, yeterli olgunlukta bir demokratik bilinç ve duyarlılığa ulaşmakla; olgun bir demokratik bilinç ve duyarlılığa ulaşmak, adalet ve hakkaniyetle; adalet ve hakkaniyet, olgun vicdanla; olgun vicdan ise, nitelikli bir “insani-ahlaki” değerler eğitimiyle mümkündür. Yani; nitelikli bir “insani-ahlaki” değerler eğitiminden yoksun toplum, olgun vicdana sahip olamaz; olgun vicdana sahip olmayan toplum, adil ve hakkaniyetli olamaz; adil ve hakkaniyetli olmayan toplum, yeterli olgunlukta bir demokratik bilinç ve duyarlılığa ulaşamaz; olgun bir demokratik bilinç ve duyarlılığa ulaşamayan  toplum, demokrasiyi tutum ve davranışlarında sürekli bir biçimde somutlaştıramaz; demokrasiyi sürekli somutlaştıramayan toplum, onu kendi bünyesine yerleştiremez.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Ekim 2017)

Modern Dünyada Toplumsal Dayanışma

Eyl 29, 2017   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

İdeal bir toplumsal dayanışmanın bulunmadığı; bireylerin, sosyal çevrenin yardımından mahrum olup, gerek maddi gerekse manevi açıdan yeterince desteklenmediği bir toplum modelinde, ihtiyaç duyulan asayiş ortamının ve arzu edilen huzur ve mutluluk atmosferinin tam anlamıyla tesis edilebilmesi, yani insanca bir yaşam sürmenin koşullarının eksiksiz biçimde oluşturulması kesinlikle olanaklı değildir. Toplumca desteklenmeyip, maddi ve manevi açılardan yapayalnızlığa terk edilmiş olan birey; gündelik ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz, hayata dair istek ve beklentilerini gerçekleştirmede aciz, sorun ve açmazlarından kurtulmada çaresizdir. Dolayısıyla, daima huzursuz ve mutsuzdur.

Tartışılamayacak kesinlikte olan şu ki, modern dünyada toplumsal dayanışma, geleneksel toplumlara oranla oldukça zayıftır. Modern dünya insanı, geleneksel toplumlarda konumlanmış bireye kıyasla çok daha yalnız, dolayısıyla çok daha aciz ve çaresizdir. Yalnızlığa itilmişliğin acizliği ve çaresizliği ölçüsünde de huzursuz ve mutsuzdur. Komşusu aç iken tok yatan ruhsuzların, çöp konteynırlarında rızkını arayan fukarayı izlemekle yetinen kalpsizlerin, “bananeci” mantığı ve “neme lazımcı” anlayışı iyiden iyiye benimsemiş olup, mazlum ve mağdura dönüp bakma zahmetinde dahi bulunmayan “sözde” insanların sayısının her geçen gün biraz daha arttığı modern dünya toplumlarında, doğal bir biçimde bireyin yalnızlığı da huzursuzluk ve mutsuzluğu da giderek artmaktadır. Bu durumda, modern dünyada toplumsal dayanışmayı zayıflatıp, bireyi yalnızlaştıran başlıca nedenleri etraflıca sorgulamak büyük önem arz etmektedir.

Herkes tarafından kuşkusuz ve tereddütsüz biçimde kabul edilen şu ki, gerek tarımdaki gerekse endüstrideki makineleşme, bireyci eğilimlerin güçlenmesine, bireyci tutum, eylem ve davranışların artmasına neden olmuş, dolayısıyla modern dünyada toplumsal dayanışmanın zayıflamasında ve bireyin yalnızlaşmasında oldukça büyük bir rol oynamıştır. Evet, makineleşme sürecinin toplumsal dayanışmayı zayıflatıcı ve bireyi yalnızlaştırıcı rolünün büyüklüğü hiçbir biçimde tartışılamaz. Ancak, bireyin modern dünya toplumlarındaki yalnızlığını, sadece tarım ve endüstrideki makineleşmenin yaygınlaşmasıyla açıklamak, ne akıl ve mantıkla, ne de bilimle bağdaşır.

Kesinlikle yadsınamayacak olan hakikat şu ki, modern dünya toplumlarında sevgi ve saygı bağlarının iyiden iyiye zayıflamış olması da en az makineleşme süreci kadar bireyci eğilimleri güçlendirici, bireyci karar ve pratikleri artırıcı role sahiptir. Modern dünya insanı, konumlandığı topluma yeterince sevgi ve saygı duymamakta, dolayısıyla onunla dayanışma içinde olmayı, onu herhangi bir biçimde desteklemeyi ödünsüz bir kararlılıkla reddetmektedir.

Evet, modern dünya insanı, konumlandığı topluma yeterince sevgi ve saygı duymamaktadır; çünkü toplumunu oluşturan bireylerin doğruluğu ve dürüstlüğünden, iyi niyeti ve samimiyetinden, cömertliği ve paylaşımcılığından, fedakarlığı ve diğerkamlığından, kısacası insanlığından emin olamamaktadır. Yani, konumlandığı topluma yeterince güven duymayan, onu ahlaklı ve erdemli bulmayan modern dünya insanı, doğal bir biçimde onu sevmemekte ve ona saygı duymamaktadır.

Kesin bir biçimde ifade etmek gerekir ki, modern dünya, nitelikli bir “insani-ahlaki” eğitime tabi tutulmadığı ve evrensel “insani-ahlaki” norm ve değerleri iyice benimsemediği ve içselleştirmediği sürece, modern dünya insanı birbirinden emin olmamaya, birbirini ahlaktan ve erdemden yoksun olarak algılamaya devam edecektir. Dolayısıyla, bugüne kadar olduğu gibi birbirini sevip saymayacak ve birbiriyle dayanışmaya sıcak bakmayacaktır.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Eylül 2017) 

 

İdealist Toplum Olmak İçin

Ağu 25, 2017   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

İdeali olan, yürür; dolayısıyla hep yol alır. İdeali olmayansa, durur; dolayısıyla hep geride kalır. İdealist olan, kendisi için büyük idealler belirleyip, o ideallere kararlılık ve inatla, tavizsizce yürüyen toplumlar, her geçen gün biraz daha yol almaya muktedir olurlar. Haliyle, toplumlar arası yarışta gerilerde kalmaz, sefalet ve zilleti yaşamazlar. Böylesi toplumlar, idealist karaktere sahip olmayıp, yerinde saymayı ya da başkalarını geriden takip etmeyi iyiden iyiye kabullenmiş toplumlardan farklı olarak, kendi kaderlerini kendileri belirler, kendi istikametlerini kendileri tayin ederler. Yani, hiçbir zaman sefalete ve dışa bağımlılık zilletine düşmez, daima  aziz ve muhterem olurlar. Öyleyse, “toplumları gerçek anlamda idealist yapan, büyük ideallere azim ve kararlılıkla yürüten başlıca etkenler nelerdir?” sorusuna, akılcı ve tatmin edici bir cevap bulmak son derece önemlidir.

Bilinmelidir ki, toplumları gerçek anlamda idealist yapıp; “muasır medeniyet seviyesine tırmanmak” , “her alanda gelişmişlik standartlarına entegre olmak” , “üretimde çağ atlamak” , “dünya pazarlarında adından çokça söz ettirmek” , “bilim ve teknikte birbirinden özgün çok çeşitli buluşlara imza atmak” , “dünya dengelerine kaydadeğer ölçüde etki edebilmek” , “caydırıcı bir askeri güce sahip olmak” , “küresel ölçekteki pazarlık gücünü maksimize etmek” vb. büyük ideallere, ödünsüz bir kararlılık ve eksilmez bir inatla yürüten, gerekli işlevlere sahip nitelikli bir eğitimdir. Böylesi bir eğitime uzak toplumların, gerçek anlamda idealist bir karaktere sahip olup, büyük ideallere sağlam bir irade ve sarsılmaz bir kararlılıkla yürümeleri asla ve kat’a mümkün değildir.

Evet, toplumlar ancak ve ancak nitelikli bir eğitimle gerçek anlamda idealist olup, büyük ideallere yürüyebilir. Nitelikli bir “insani-ahlaki” değerler eğitimi olmadan, vicdanların olgunlaşması; vicdanlar olgunlaşmadan, toplumu oluşturan bireylerin toplumsal meselelerde yüksek bir duyarlılığa sahip olmaları olanaksızdır. Toplumsal meselelerde duyarlı olmayan bireylerden de, toplumu büyük ideallere taşıma sorumluluğunu ortaya koymaları kesinlikle beklenemez.

Hiçbir kuşku ve tereddüt yok ki, toplumların gerçek anlamda idealist olup, büyük ideallere yürümeleri, nitelikli bir “insani-ahlaki” değerler eğitiminin yanısıra, nitelikli bir akademik, teknik ve sanatsal eğitimi de gerektirir. Nitelikli bir akademik, teknik ve sanatsal eğitimden yoksun toplumlar; potansiyel biçimde sahip oldukları istidatlarının, yetenek ve becerilerinin farkına ve bilincine varamaz ve onları geliştirme fırsatını ve imkanını bulamazlar. Dolayısıyla, “her alanda gelişmişlik standartlarını yakalamak” , “zengin ve güçlü olmak” , “küresel ölçekte geniş bir nüfuz elde etmek” vb. büyük ideallere yürümek için gerekli olan özgüveni kazanamazlar.

Sonuç olarak denilebilir ki, Türk toplumu olarak, eğitim sistemimizde köklü bir revizyona gitmemekte ısrar edip, nitelikli bir “insani-ahlaki” değerler eğitiminden ve nitelikli bir akademik, teknik ve sanatsal eğitimden yoksun kaldığımız sürece, gerçek anlamda idealist olup, büyük ideallere yürümemiz olanaksızdır. Aksini savunmak, ne akıl ve mantıkla, ne de bilimle bağdaşır.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Ağustos 2017)

        

 

 

Bilgi Toplumu Olmak

Ağu 13, 2017   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

Farklı tarihsel dönemlerin kendilerine özgü dinamikleri vardır. Yani, kişilerin hayatı ve toplumların mukadderatı üzerinde “belirleyici-biçimlendirici” role sahip olan dinamikler zamanla değişmekte, eski dinamiklerin yerini yenileri almaktadır. Kesin olan  şu ki, gerek kişiler, gerekse toplumlar, yeni dinamiklere yeterince sahip olmayı ve onları etkili bir biçimde kullanmayı başarabilirlerse, kaydadeğer bir ilerleme sağlayabilir ve gerçek bir varoluş gösterebilirler. Aksi takdirde, her geçen gün biraz daha gerilemeye mahkum; gün be gün  etkisizleşip, günün birinde büsbütün silinmeye mecburdurlar.

Artık insanların büyük çoğunluğunun şeksiz ve şüphesiz biçimde kabul ettiği şu ki, içinde bulunduğumuz tarihsel dönemin kendine özgü dinamikleri arasında en öne çıkan, kişilerin ve toplumların hayatı ve mukadderatı üzerinde “belirleyici-biçimlendirici” etkisi en fazla olan dinamik “bilgi”dir. Sözün özü; başlı başına bir fenomen olarak bilgi, çağımızın en temel dinamiğidir.

Çağımızda, diğerlerini gerisinde bırakarak en öne çıkan, yani toplumların mukadderatı üzerinde diğerlerinden daha fazla etkiye sahip olan temel dinamik “bilgi” olduğuna göre, günümüz toplumları, çağın gerektirdiği bilgi birikimine sahip olmayı olanaklı kılacak başlıca koşulları oluşturma yönünde yoğun çaba harcamayı kesinlikle ihmal etmemelidir. Diğer bir deyişle, “bilgi toplumu olmak” neyi gerektiriyorsa, günümüz toplumlarınca eksiksiz ve kusursuz biçimde yapılmalı, bu noktada atalet ve zafiyet gösterilmemelidir. Aksi takdirde, hiçbir alanda kaydadeğer bir ilerleme sağlanamayacağı ve gelişmişlik standartlarına ulaşmanın mümkün olamayacağı tereddütsüz biçimde bilinmelidir.

Evet, bilgi çağındayız; dolayısıyla “bilgi toplumu olmak” günümüz toplumları için bir keyfiyet değil, mecburiyettir. Buna karşın, Türk toplumu ve diğer Ortadoğu toplumları başı çekmek üzere birçok dünya toplumu, çağın gerektirdiği bilgi birikimine ulaşmayı, yani bilgi toplumu olmayı henüz başaramamıştır. Bu durumda, şu soruya akılcı ve tatmin edici bir cevap bulmak gerekir: İletişim ve enformasyon teknolojilerinin gelişmekte sınır tanımadığı günümüzde, bilgisayar ve internet başta olmak üzere kitle iletişim araçları vasıtasıyla arzu edilen her türlü bilgiye çok kısa bir süre içinde ulaşmak mümkün olduğu halde, Türk toplumu da dahil olmak üzere birçok günümüz toplumu, neden çok çeşitli bilgi kaynaklarından yeterli ölçüde yararlanmamakta, neden bilgi toplumu olamamaktadır?

Evet, Türk toplumu da dahil birçok günümüz toplumu, çağın gerektirdiği bilgi birikimine ulaşamamakta, yani bilgi toplumu olmayı başaramamaktadır. Çünkü, bu toplumlar büyük ideallere, büyük bir vizyona sahip değildir. Bilinmelidir ki, dışa bağımlı yaşamayı tamamen benimsemiş ya da başkalarını geriden takip etmeyi iyiden iyiye kanıksamış olup; “her alanda gelişmişlik standartlarını yakalama” , “güçlü ve zengin olma” , “dünya dengelerine yeterince etki edebilme” , “küresel ölçekte pazarlık gücünü iyice artırma” ya da “dünya pazarlarında söz sahibi olma” gibi büyük idealleri bulunmayan toplumlar için, bilgiye ciddi bir ihtiyaç yoktur. Yani, makus kaderine rıza gösterip, büyük ideallerin peşinden koşma kaygısı taşımayan toplumlar, çok şey bilmeye ihtiyaç duymazlar. Dolayısıyla da bilgiyi ısrarla talep etmezler.

Hiçbir kuşku ve tereddüt yok ki, Türk toplumu ve diğer Ortadoğu toplumlarının da aralarında bulunduğu birçok dünya toplumu; aşağılık kompleksinden, yetersizlik ve güçsüzlük duygularından büsbütün sıyrılamadıkları, yani yüksek bir özgüvene sahip olmayı başaramadıkları sürece; gerçek anlamda idealist olamaz, büyük ideallerin peşinden koşamazlar. Sözün kısası; büyük idealler belirleyip, o ideallere kararlılıkla ve ödünsüzce yürümek, herşeyden önce “yüksek bir özgüven” gerektirir. Yüksek düzeyde bir özgüvense, ancak toplum bünyesinde potansiyel biçimde varolan çok çeşitli yetenek ve becerilerin keşfedilip, iyice geliştirilmesini sağlayacak niteliği tartışılmaz bir eğitimin sonucunda ortaya çıkabilir.

Kısaca ifade etmek gerekirse; bilgi toplumu olmak, bilgiyi ısrarla talep etmekle; bilgiyi ısrarla talep etmek, ona fazlaca ihtiyaç duymakla; bilgiye fazlaca ihtiyaç duymak, büyük ideallere yürümekle; büyük ideallere yürümek, yüksek bir özgüvenle; yüksek bir özgüvense, potansiyel yetenek ve becerileri gün yüzüne çıkarıp geliştirecek nitelikli bir eğitimle mümkündür.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Ağustos 2017)

 

 

Üreten Toplum Olabilmek

Ağu 3, 2017   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

Toplumlar, ürettikleri ölçüde güçlü, dinamik ve bağımsız; üretmeden tükettikleri ölçüde de güçsüz, durağan ve dışa bağımlıdırlar. Tarihteki sayısız örnekle sabit olup, hiçbir biçimde tartışma konusu yapılamaz olan şu ki, üretmemeyi, üretmeden tüketmeyi alışkanlık edinmiş ya da bir yaşam felsefesi olarak benimsemiş olup, bu tutumlarında ısrarcı olmaktan vazgeçmeyen toplumlar, güçsüzlük ve durağanlığa mahkum; dışa bağımlı yaşamaya, yani başkalarına el açıp yardım dileme zilletine düşmeye mecburdurlar. Sözün özü; gerekli dinamiklere sahip olup üretmek, toplumların gerçek anlamda varolabilmeleri ve bekaları açısından hayati önemdedir. Aksini iddia etmenin, akıl ve bilimle bağdaşır yanı yoktur.

Üretmek, toplumların küresel ölçekte gerçek bir varoluş sergileyebilmeleri ve bekaları açısından hayati önemde olduğuna göre; bilim ve teknikte, sanat ve edebiyatta, endüstri ve ticarette, tarım ve hayvancılıkta, kısacası her alanda gerekli üretimi realize etmeyi mümkün kılacak başlıca unsurlar üzerinde durmak, bir keyfiyet değil, mecburiyettir.

Bilinmelidir ki, toplumların çeşitli alanlarda kendileri için gerekli olan üretimi realize etmeleri başlıca iki unsuru gerektirir: Bilgi ve disiplinli çalışma. Kesin olan şu ki, iletişim ve enformasyon çağında yaşıyor olmamız nedeniyle, bilgiye erişim artık sorun olmaktan çıkmış, bilgisayar ve internet başta olmak üzere, kitle iletişim araçları vasıtasıyla ihtiyaç duyulan her türlü bilgiye çok kısa bir süre içinde erişmek mümkün hale gelmiştir. Öyleyse, daha ziyade, çeşitli alanlarda nitelikli üretimi olanaklı kılacak diğer bir unsur olan “disiplinli çalışma” üzerinde durmak yerinde olacaktır.

Hiçbir biçimde karşı konulamaz olan şu ki, “gayri ciddi”, “gayri samimi” ya da “formaliteden ibaret” olan, yani belirli bir disiplinden yoksun olup, “gelişigüzel” biçimde yürütülen çalışmaların nitelikli üretimi doğurması olanaksızdır. Diğer bir deyişle, disiplinli çalışma, ihtiyaç ve beklentilere tam anlamıyla cevap verebilecek nitelikteki üretimin olmazsa olmazı, hatta ön koşuludur. O halde, disiplinli çalışmayı doğuracak durum ve koşulları ya da dinamikleri sorgulamak, oldukça önemli bir gerekliliktir.

Kesinlikle yadsınamayacak gerçek şu ki, gelişkin bir sorumluluk bilinci taşımayan, gerek kişisel iş ve etkinliklerinde, gerekse mensubu bulunduğu toplumla ilişkilerinde sorumlu davranma erdemini göstermeyen bireylerden, nitelikli üretimi doğuracak disiplinli bir çalışma ortaya koymaları beklenemez. Yani; ihtiyaç, talep ve beklentilere tam anlamıyla cevap verebilecek nitelikte bir üretim için gerekli olan disiplinli çalışma, gelişkin bir sorumluluk bilincinin sonucudur.

Emin olunması gereken şu ki, insan, sorumluluk bilincine duyarlılığı ölçüsünde sahiptir. Dolayısıyla, yüksek bir duyarlılığa sahip olmayan birinin, gelişkin bir sorumluluk bilinci taşıması; gerek kendisini, gerekse toplumu ilgilendiren meselelerde yeterince sorumlu davranabilmesi kesinlikle olanaklı değildir. Öyleyse esas olan, toplumu oluşturan bireylerin duyarlılık seviyesini yükseltmektir. Bu da vicdanları olgunlaştıracak bir eğitimi; yani, “insani-ahlaki” norm ve değerlere dayalı nitelikli bir eğitimi gerektirir.

Toparlayacak olursak; üreten toplum olabilmek için, bilginin yanısıra disiplinli çalışmaya; disiplinli çalışma için, gelişkin bir sorumluluk bilincine; gelişkin bir sorumluluk bilinci için, yüksek bir duyarlılığa; yüksek bir duyarlılık içinse, vicdanları olgunlaştıracak  nitelikli bir eğitime gereksinim vardır. Aksini iddia etmek, hakkı inkardır.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Ağustos 2017)

Değerleri Yaşatmak

Tem 12, 2017   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

İnsanı, biyolojik varoluş düzeyinin üzerine çıkarıp gerçek anlamda insan kimliğine haiz kılan ve onu medeni yaşam normlarına entegre eden değerlerdir; insani, ahlaksal, hukuksal ve manevi değerler… Ve yine değerlerdir insanları güvenlik ortamında, barış ve huzur atmosferinde birlikte yaşatan; adeta bir harç işlevi görmek suretiyle toplumsal hayatın inşasına vesile olan… Hasılı; ahlaksal, hukuksal ve manevi değerlerdir; insani değerlerdir, insanı insan, toplumu toplum yapan…

Evet, insan değerler sayesinde insan, toplum değerler sayesinde toplumdur. Değerler olmazsa, insan, vahşi bir hayvandan; toplum, vahşi hayvan sürüsünden farksızdır. O halde asıl olan, değerleri yaşatmak ve baki kılmak adına ne gerekiyorsa yapmaktır. Bu noktada gereken duyarlılık ve sorumluluğu ortaya koymayıp atalet ve zafiyet göstermek, insana ve topluma yapılabilecek en büyük kötülük, en ağır zulümdür.

Deneyimlerle sabit olan şu ki, değerleri yaşatıp sonraki kuşaklara tüm canlılıkları ve tüm etkinlikleriyle aktarabilmek, onları hakkıyla yaşamakla, yani ilgili süreçlerde en iyi biçimde somutlaştırmakla mümkün olabilir. Kesin bir dille vurgulamak gerekir ki, ilgili süreçlerde yeterince somutlaştırılmayan; tutum, eylem ve davranışlarda belirleyici- biçimlendirici etkiden mahrum bırakılan değerlerin yaşatılabilmesi ve sonraki kuşaklara aktarılabilmesi olanaksızdır. Örneğin; sosyal ilişki ve etkileşim süreçlerinde somutlaştırılmayan iyi niyet, samimiyet, merhamet, doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, sabır, tahammül, hoşgörü, tevazu, cömertlik, paylaşım, yardımseverlik, fedakarlık, diğerkamlık vb. ahlaksal-manevi değerler ya da yargı süreçlerinde somutlaştırılmayan bağımsızlık, tarafsızlık, adalet, hakkaniyet, masumiyet karinesi vb. hukuksal değerler kesinlikle yaşatılamaz ve sonraki kuşaklara hiçbir biçimde aktarılamaz. Öyleyse, “Değerler hangi durum ve koşullarda yaşanır ya da somutlaştırılır?” sorusunu sormak ve bu soruya akla ve mantığa uygun bir cevap bulmak, başlı başına bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.

Bilinmelidir ki, değerlerin yaşanması, yani ilgili süreçlerde yeterince somutlaştırılmaları, onların içselleştirilmelerini gerektirir. İçselleştirilmemiş olan, yani kendisiyle özdeşleşilmeyen değerler, asla ve kat’a somutlaştırılamaz, dolayısıyla yaşatılamaz.

Kesin olan şu ki, değerlerin içselleştirilmeleri, bireylerin onlara yeterince anlam ve önem atfetmeleriyle, onları yüceltmeleriyle gerçekleşebilir. Değerler, bireyler için yeterli bir anlam ve önem ifade etmedikleri sürece kesinlikle içselleştirilemezler; dolayısıyla somutlaştırılamaz ve yaşatılamazlar.

Hiçbir biçimde karşı konulamaz olan şu ki, bireylerin değerlere yeterli bir anlam ve önem atfetmeleri, değerlerin anlam ve öneminin farkına ve bilincine varılmasını sağlayacak niteliği tartışılmaz bir eğitimi gerektirir. Gerekli olan nitelikli eğitimden yoksun bireyler için değerler daima anlamsız ve önemsizdir.

Özet biçiminde ifade edecek olursak; değerleri yaşatmak, onları yaşamak, yani somutlaştırmakla; değerleri somutlaştırmak, onları içselleştirmekle; değerleri içselleştirmek, onları yüceltmekle; değerleri yüceltmekse, onların anlam ve öneminin farkına ve bilincine varılmasını sağlayacak nitelikli bir eğitimle mümkündür. Aksi takdirde, değerleri yaşatıp sonraki kuşaklara aktarabilmek olanaksızdır.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Temmuz 2017)

Türk Toplumunda Kültürel Yozlaşma

May 6, 2017   //   Yazar: Selçuk AKYÜZ   //   Makalelerim  //  Yorum Yapılmadı

Birçok Doğu toplumu gibi Türk toplumu olarak biz de kültürel bakımdan yozlaşıyor, son derece elim ve vahim bir biçimde özgün ve özgül kültürel değer ve hassasiyetlerimizden gittikçe uzaklaşıyoruz. Dilimize, dinimize, gelenek ve göreneklerimize, örf ve adetlerimize, kısacası kültürümüzü oluşturan bütün unsurlara her geçen gün biraz daha yabancılaşıyor, onların yerine kültürel dokumuzu oluşturan norm ve değerlerle zerrece uyuşması mümkün olmayan Batı’nın kültürel dinamiklerini ikame ediyoruz. Batı dillerine ait sözcüklerin güzel Türkçemize sızıp onu tahrif etmesine, Batı’daki din algısından ciddi ölçüde etkilenmenin sonucu olarak dinimizin sadece bir “ahlaki değerler manzumesi” şeklinde algılanmasına, gelenek ve göreneklerimizin magazin ve eğlence kültürüne feda edilmesine, ahlaki ilke ve değerler temelinde biçim ve muhteva kazanmış örf ve adetlerimizin yerini alkolizm ve pornografinin, sınır tanımayan edepsizlik ve iffetsizliğin almasına açıkça göz yumuyor ve maalesef bütün bu yaşananları “olağan” ya da “kabul edilebilir” bir süreç şeklinde değerlendirebiliyoruz.

Evet, birçok Doğu toplumu gibi Türk toplumu olarak biz de Batı kültürüne entegre olmada son derece ısrarcı ve inatçı bir tutum içindeyiz. Çünkü, Batı kültürüne hiç de hak etmediği biçimde büyük bir üstünlük atfediyor ve onun karşısında kendi kültürümüzü, bizi biz yapan kültürel değer ve hassasiyetlerimizi aşağılıyoruz. Özgün ve özgül Türk kültürünü hiç tereddüt etmeksizin çağ dışı, ilkel ve benzeri nitelemelerle karalayabiliyoruz.

Türk toplumu olarak Batı kültürüne, o kültürü oluşturan çok çeşitli dinamiklere büyük bir üstünlük atfediyoruz. Çünkü, özellikle bilim ve teknolojide olabildiğince üstün standartları yakalamış olması nedeniyle Batı’yı “üstünlükle” özdeşleştiriyoruz. Batı denilince, kültürü de dahil olmak üzere bütün temel ve tali dinamikleriyle üstün bir gücü anımsamaktan kendimizi alamıyoruz.

Batı kültürünü oluşturan dinamikleri her daim üstün statüde algılayışımız, özellikle bilim ve teknoloji alanlarında üstün standartları yakalamayı başarmış olması nedeniyle Batı’yı her bakımdan üstünlükle özdeşleştirmemize dayalı bir durum olduğuna göre, bilim ve teknolojide kaydadeğer bir ilerleme sağlayamadığımız ve bu alanlarda Batı standartlarını yakalamayı başaramadığımız sürece, Batı’yı tüm yönleriyle üstünlükle özdeşleştirmeye, dolayısıyla Batı kültürüne entegre olmada ısrarcı ve inatçı davranmaya devam edeceğimiz muhakkaktır.

Özetle ifade edecek olursak; Türk toplumu olarak yoğun biçimde yaşadığımız kültürel yozlaşmanın bir an önce önüne geçebilmemiz, Batı kültüründen yüz çevirmemizi; Batı kültüründen yüz çevirmemiz, Batı’yı her bakımdan üstünlükle özdeşleştirme alışkanlığını terk etmemizi; bu alışkanlığı terk etmemiz ise, Batı’nın bilimsel ve teknolojik standartlarını yakalamamızı gerektirmektedir. Aksi takdirde, kendi kültürümüze, bizi biz yapan değerlere Batı kültürü karşısında üstünlük atfedip kararlı biçimde dönüş yapmamız, yani özgün ve özgül Türk kültürünü tüm dinamikleriyle koruyup yaşatmamız son derece güçtür.

Selçuk AKYÜZ

(Van. Mayıs 2017)  

Sayfalar:12»

Blogum Kategorileri

Popüler Şiirler

Facebook’da Ben!